28 Ocak 2013 Pazartesi

25 Ocak 2013 Cuma

Her izlek her biri farklı yönleri aydınlatan çeşitli açı­lardan ele alınabilir.

Senaryonun kaleme alınması sırasında geçen o uzun aylar, çeşitli kişilerin yardımıyla perdeye aktarmak istediğimiz çatışmanın asıl hatlarını silikleştirir. İnsan ezbere bildiği bir öykünün canlılığını nasıl koruyabilir? Bunun bir tek yo­lu vardır: Öyküyü unutmak.

Hamlet'i sahneye koyduğumda esas güçlüğün, Hamlet’in annesi ve kralla ilk karşılaşmasından oyunun sonun­da Fortinbras’ın zafer kazanmış bir halde sahnede boy göstermesine kadar, tüm olayları, sırasıyla anlatmaktan kaynaklandığını fark ettim. Olaylar başka bir sıra da izleyebi­lirdi, eğer:

1. Hamlet amcasını, kralı kabul etmiş olsaydı;

2. Hamlet babasının hayaletine inanmasaydı;

3. Hamlet, Ophelia’nın çekiciliğine kapılmasaydı;

4. Hamlet, kralı dua ederken öldürseydi;

5. Hamlet, kralın yerine yanlışlıkla Polonius’u öldürmeseydi.

Bu "eğer''leri sürdürmek mümkün; ama iradenin bu keyfiyetine karşın (ya da belki de bu yüzden) oyun, Dani­markalı prensin ölümüyle noktalanacak şaşmaz bir mantı­ğa sahip.

Son sözü bilseydik hayatımızın ne değeri olabilirdi? At­tığımız her adımı, söylediğimiz her sözü kendi sonumuza uydurmaya çalışmak zorunda kalırdık. Dayanılmaz bir şey olurdu bu. Hamlet’in de durumu bu. Her izleyicinin Hamlet’in kaderini yakından bilmesinin ne önemi var? Gene de oyun süresince onu ilgilendiren tek şey, "zavallı çocu­ğun" hayatını kurtarmak, zafer kazanmak için neler yapa­cağıdır.

Benim için en iyi yöntem, sahneye koyduğum olayı sık sık özetlemek, kendi kendime tekrar tekrar anlatmaktır. Özetlerken, ister istemez ayrıntıları bir kenara bırakırım. Bana önemli geleni vurgularım. İzleyiciyi uyanık tutmak için efektleri çoğaltır, sık sık kaydırmalara ve şaşırtmaca­lara başvurur, her sahnede ana izlekle anlamını hatırlatı­rım. Bu tür bir özet ilk elde hatırlananlara dayanmalı. Akılda kalmayanlar, tali noktalardır. Senaryodan çıkartılabilirler. Senarist izleği birkaç cümleyle özetleyebilmeli. Aristoteles’in Poetika’da Homeros’un Odysseia’sını, on dört şarkıdan meydana gelmiş bu destanı nasıl özetlediği­ne kulak verin: "Adamın biri yıllarca yaban ellerde gezer, Poseidon’un esiri olur, yapayalnızdır, oysa aynı sıralarda karısının peşine düşen yeni koca adayları malını mülkünü yemekte, oğlunu tehdit etmektedir; sonunda kendisi de bir kazazede olarak ülkesine döner, bazılarına kim olduğunu açıklar, bir saldırı düzenler, kurtulur ve düşmanlarının sonunu hazırlar."

Bu "versiyon", ana hatları belirtmemiş mi?

Her izlek her biri farklı yönleri aydınlatan çeşitli açı­lardan ele alınabilir.

Biz gene Hamlet'e geri dönelim. Bu öykünün olay örgüsü ve kişileri Shakespeare’den önce de biliniyordu. De­mek ki Hamlet’in yeniliği devralınan olay çerçevesinden kaynaklanmıyor. "Ben öldüreceğim" demek kolaydır. Zor olan, o noktaya gelmektir. Bir eylemin kaçınılmazlığına kendini ikna etmesi için insanın ne çok çabalaması gerekir! İlk Hamlet’te bu tür bir çabaya rastlanmaz, dahası öyküde böyle bir çabaya ihtiyaç da yoktur.

Andrzej Wajda
(Un cinéma nommé désir, Sinema ve Ben, Afa Yayınları, 1993, çev. Füsun Ant)
#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}