8 Nisan 2012 Pazar

Belki de karşısında, kendi sözcüklerimizin örtüsü altında bir araya geldiğimiz bu mekâna kadının hepimizden daha ciddiyetle gireceği inancını taşıyordum. O çok uzun süre önce ve hepimizden daha genç bir yaşta büyük bir kenti terk etmişti. Küçük bir kızken, harika bir şenlik gücüyken, üzerine yayılan uğultulu dünya, karanlığın görüntülerden daha canlı olduğu sinemalar ve özellikle kalabalıkların güzelliği, gücü, yakalanamaz ve insanlıkdışı, gölgelerin yaşamı gibi çekici bir yaşamın aktığı sokağın soylu özünü oluşturan dimdik, muazzam taşlar çok uzaklarda kalmış bir hatıraydı onun için. O halde ihtiyaç duyduğu imgeleri bulabilmek için kendi içinde daha uzaklara gitmesi gerekiyordu ve daha değişken, kendi kaynaklarına bizimkilerden daha yakın olan bu imgeler, onu daha da uzaklara götürüyordu sanki: oraya daha hızlı gittiğimiz, birbirimizin yanında, birbirimize daha gizlice sokulduğumuz başka bir geçmişe adeta; hangi yere doğru? Bu acelecilik niye? Ama onu sorgulasaydım eğer, görürdüm ki, ona göre, hatıraları gizlemeyen bu mekân, onun hakikatinin çok yakınında yalansız, kılık değiştirmeden ve hâttâ, o farkında olmadan ortaya çıkıyordu: hayır, düşünmüyordu o, hayal kurmuyordu, tersine, harikulâde şeyleri sefilce uydurarak kendi kendilerini aldatmaya çalışan insanların yoksulluğundan bir tür öfkeyle nefret ederek, tüm uydurma düşlerden yüz çeviriyordu.

Son İnsan - Maurice Blanchot
#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}