8 Nisan 2012 Pazar

Belki de karşısında, kendi sözcüklerimizin örtüsü altında bir araya geldiğimiz bu mekâna kadının hepimizden daha ciddiyetle gireceği inancını taşıyordum. O çok uzun süre önce ve hepimizden daha genç bir yaşta büyük bir kenti terk etmişti. Küçük bir kızken, harika bir şenlik gücüyken, üzerine yayılan uğultulu dünya, karanlığın görüntülerden daha canlı olduğu sinemalar ve özellikle kalabalıkların güzelliği, gücü, yakalanamaz ve insanlıkdışı, gölgelerin yaşamı gibi çekici bir yaşamın aktığı sokağın soylu özünü oluşturan dimdik, muazzam taşlar çok uzaklarda kalmış bir hatıraydı onun için. O halde ihtiyaç duyduğu imgeleri bulabilmek için kendi içinde daha uzaklara gitmesi gerekiyordu ve daha değişken, kendi kaynaklarına bizimkilerden daha yakın olan bu imgeler, onu daha da uzaklara götürüyordu sanki: oraya daha hızlı gittiğimiz, birbirimizin yanında, birbirimize daha gizlice sokulduğumuz başka bir geçmişe adeta; hangi yere doğru? Bu acelecilik niye? Ama onu sorgulasaydım eğer, görürdüm ki, ona göre, hatıraları gizlemeyen bu mekân, onun hakikatinin çok yakınında yalansız, kılık değiştirmeden ve hâttâ, o farkında olmadan ortaya çıkıyordu: hayır, düşünmüyordu o, hayal kurmuyordu, tersine, harikulâde şeyleri sefilce uydurarak kendi kendilerini aldatmaya çalışan insanların yoksulluğundan bir tür öfkeyle nefret ederek, tüm uydurma düşlerden yüz çeviriyordu.

Son İnsan - Maurice Blanchot

4 Mart 2012 Pazar

İnsanlığın anlamı

Evet Clarissa bir buzul gibi soğuktu. Sedirde yanına oturmaktan, elini avucuna bırakmaktan, yanağına bir öpücük kondurmaktan öteye gidemezdi −Yaya geçidine gelmişti. O sırada bir ses çarptı kulağına, cılız, titrek bir ses; bu güçsüz, başı sonu olmayan, cansız, tiz ses hiçbir yöne kaymadan dosdoğru göğe yükseliyor, insanlığın anlamını


ee um fah um so

fo swee too eem oo


diye dile getiriyordu, bu yaşı ve cinsiyeti olmayan ses topraktan fışkıran eski bir ırmağın sesiydi, Regent Parkı Metro Durağı’nın tam karşısında duran uzun, titrek bir gövdeden çıkıyordu, huni gibi bir gövde, paslı bir tulumba gibi, yaprakları bir daha açmamacasına dökülmüş, rüzgârın dövdüğü korunmasız dalları


ee um fah um so

fo swee too eem oo,


diye uğuldarken yalpalayan, çatırdayan, sonsuz rüzgârda inildeyen bir ağaç gibi.


Çağlar boyunca-şu kaldırım daha bataklıkken, yaban domuzlarının, mamutların ve suskun gündoğumlarının çağı boyunca bu yıpranmış kadın –çünkü eteklik giyiyordu− sağ elini açarak sol elini böğrüne koyarak öylece durmuş, aşkın şarkısını söylemişti; milyonlarca yıldır süregelen aşkı anlatıyordu, hep egemen olan şarkı ve milyonlarca yıl önce şunca yüzyıldır ölü olan sevdiğini anlatıyordu; sevgilisi bir Mayıs günü yanıbaşında yürümüştü, gel gör ki, yaz günleri kadar uzun, yıldız çiçeklerinin parıtısıyla yanan o çağların birinde ayrılıvermişlerdi birbirlerinden; tepeleri ölümün kocaman orağı biçmişti ve en sonunda bu kadın ağarmış, son derece yaşlanmış, artık bir buz külüne dönmüş başını toprağa dayıyor, son ışınların okşadığı tepelerdeki gömülme alanına mor fundalardan bir demet koymaları için tanrılara yakarıyordu, çünkü evrenin son sayfası kapanacaktı o zaman.

Virginia Woolf

Jean-Luc Godard ile para ve kapitalizm üzerine

Parayla aranız nasıl Jean-Luc Godard?
Benim için tek başına bir amaç teşkil etmiyor, sadece araç. Alman işgaline karşı Fransız Direniş Örgütü Résistance'ın eski savaşçılarının yazdığı kitaplardan birinde paranın, 1943’e kadar bir değiş-tokuş aracı olduğu, sadece hayatta kalmak ve silah satın alabilmek için kullanılan birşey olduğu yazılı, Kâr etmek için kullanılan birşey değil.
Benim sorunum şu: Ben filmlerimin parasıyla geçiniyorum. Onun için film çekmeye devam etmeliyim.


Kendinizi kültürel bir Résistance’ın üyesi olarak görüyor musunuz?
Bu büyük bir laf.

Yeni film eserinizin başında, “Para, tıpkı su gibi kamusal bir maldır” deniyor.
Para elbette kamusal bir mal değil, ama öyle olmalı: Herkesin kullanabileceği bir değiş-tokuş aracı. Bizim sistemimizde bazıları parayı kullanıyor, bazıları hiç kullanamıyor. Sorun, birilerinin az diğerlerinin çok parası olması değil, bazılarının bu değiş-tokuş sistemine hiç girememesi.
(...)

Yeni eserinizin adı neden “Film Socialisme”?
Eğer sadece “Socialisme” sozünü alsaydık, fazlasıyla reel sosyalizmle ve tarihle ilişkilendirilecekti. Film, siyasi ve militan bir Statement olarak okunacaktı. “Film Socialisme” başka birşey.

Peki tam olarak ne?
Bir öneri, bir soru, bir kolaj.

Filmin ilk kısmı, bir seyahat gemisinde geçiyor. Orada daha çok, büfe önünde kuyruğa giren, alışveriş eden ve oyun otomatlarıyla oynayan yaşlılar görünüyor. Gemi, bir kıyamet fantazmagorisini andırıyor. (Fantazmagori, 1908'de çevrilmiş ilk çizgi filmin adıdır aynı zamanda. Ç.n.)
Ama orada bulunanlar mutsuz değiller. (...) Kıyametten ziyade, kapitalizmin bir zaferi. (...)

Gemi seyahatiniz, Avrupa kültür tarihinin antik yerlerine uzanıyor. Gemi, Avrupa'nın yüzen metaforu mu aynı zamanda?
Kendi tarihinde kaybolmuş bir Avrupa'nın.
(...)

Demokraside trajik olan ne?
Televizyonda haberleri seyrediyor musunuz?

Peki kültürlü Avrupa'dan geriye kalan ne?
Başından beri bir kenara bırakıldı. Avrupa, çelikten ve kömürden yapıldı, ve sonra paradan. Çünkü modern Avrupa, savaşın bir sonucuydu, tıpkı bir hastalığın sonucu gibi. Savaştan hemen sonra Potsdam Konferansı'nda Truman'ın bir sözünü hatırlıyorum. Ne dediğini kendi de anlamadığı, ama belki de anladığı üzere, "Savaşı nasıl yaptıysak, barışı da öyle yapacağız" dedi.

Bir zamanlar, "Bir hikayenin bir başlangıcı, bir ortası ve bir sonu olmalı, ama sıralama ılle de böyle olmak zorunda değil" demiştiniz. Biz kapitalizm tarihinin şimdi hangi aşamasındayız?
Sonu değil, yeni başlangıç da değil. Aynen devam ediyor! Ama başka türlü.
Ne değişti?
Adına kısaca 'Teknik' denebilecek şeyin çok fazla hükmü altındayız. benim cep telefonum yok. Herkes, telefonunun tuşlarına, yüzeyine falan hakim olduğunu sanıyor. Ama bize hükmedenler, o tuşlar. (Eski telefona parmaklarıyla dokunuyor) Ben bu eski alette bir numara çevirirken, onun bana hükmettiğini düşünmüyorum. Belki birazcık. Ama aleti okşamak zorunda hissetmiyorum kendimi. Bu tıpkı, aralarında bir tasma ipi olan köpekle sahibinin ilişkisine benziyor. Bu ilişkide iki efendi ve iki köle vardır. İki durumda da köpek efendisine aynı şekilde kükmeder ve tersi. Aynı şey uçaklar, otomobiller ve herşey için geçerlidir. Teknik bana bazen ahlaksız/arsız gibi geliyor.

Hangi anlamda?
Sözün tam anlamıyla. İnsanların her an ulaşılabilir olmaları bana ahlaksızlık/arsızlıkmış gibi geliyor. Beni arayanın sesinin tonuna hemek katılmak. bu beni rahatsız ediyor. Bir insana ulaşıp onunla konuşabilmek için hiçbir çaba harcamamak, ahlaksızlık/arsızlık. Ulaşmak, sadece zırlayarak bizimle dalga geçen, "Hadi konuş!" diyen, müptelası olduğumuz makineler üzerinden mümkün.

Sizce kapitalizmin günümüzdeki aşaması, çöküşlerin ve finans krizlerinin ötesinde, sadece teknikle ilgili bir sorun mu?
Biraz gerici bir Alman filozof olan Oswald Spengler, daha 1918'de "Garb'ın Batışı"ndan bahsetmişti. (...) Spengler, daha hiç kimse hayal bile edemezken, tekniğin tiranlığından bahsetti. Ben, tekniğin hükümranlığına karşı sadece uyuşuk bir memnuniyetsizlik görüyorum. İnsanlar belki bu yüzden gemilerle seyahat ediyorlar, kendilerini birazcık güvende hissediyorlar. Çünkü tatilde kafalarını birşeye takıp düşünmek zorunda kalmıyorlar. Ama tatil de tatil değil günümüzde. Fransızca 'Tatil' sözcüğü, 'vacances', 'boşluk' sözcüğünden türemiş. Ama bugün tatillerde herkes çok dolu.

İnsanlar kendilerini teknikten kurtaramamış/özgürleşememişler.
Yapabilirlerdi. İstememişler. Bu arada süreçler daha eleştirel bir şekilde gözden geçirilebilir veyavaşlatılabilirdi. (...)

Sinemanızla her zaman birşeyler yapmayı denediniz. Mesela 1991'de Almanya'nın birleşmesi hakkında yaptığınız "Deutschland Null" adlı makale (tipi) filminiz, hiç bir engel tanımayan ve düşmanı kalmamış olan insafsız bir kapitalizm harşısında kahince uyarmıştı.
Kapitalizm, sadece düşmanını değiştirdi. Kuzey Amerika başka türlü yapamaz. Bir tür finansiyel iç savaşa veya kültürler (medeniyetler) savaşına ihtiyacı vardır. Kendisiyle barışık olmayan bir sistem, daima dış düşmanlar arar. Bu kural kapitalizm için de geçerli. Karl Marx, belli kişilerin sermayeyi nasıl şekillendirdiklerini araştırdı. Ben size borç para verebilirim. Ama kendime kazanç sağlamak için, faiz almak için borç vermek başka, kardeşlik fikri dairesinde borç vermek başka.

Ne kadar verebilirsiniz?
Pardon? Ha! (Size.) Tabii fazla değil, ama gene de... Ama buradan bir yaşam prensibi çıkmaz. İsviçre Bankaları kardeşlik fikrine ne derler ki.

Kapitalizmin neredeyse sadece ekonomi üzerinden eleştirilip kültürel açıdan eleştirilmemesi sizi rahatsız ediyor mu?
Kapitalizmin kültürel eleştirisi diye birşey var varolmasına ama genellikle yazılı. Edebiyat, écriture... Bir cümleyi diğerine ekliyorlar, ama oradan bir vizyon çıkmıyor. Bir eleştirinin içinde, resimli eleştiri de olmalı.
(...)

Sinemanın da kendi mabedleri var.
Multiplex'ler (Çok salonlu sinemalar). Evet, sinemanın bizzat kendisinin aksesuvar haline geldiği mısırpatlağı mabedleri. Diyorum ki, kültürün kendisi kapitalistleştikten sonra, kapitalizmin kültürel eleştirisi nasıl mümkün olabilir.

Filozof Slavoj Zizek neoliberalizmi "Kung Fu Panda" filmine benzetiyor. "Muktedir ideolojinin gülünesi yanını açığa çıkarıp, varlığını sürdürüyor" diyor.
Ben bu filozoflardan kuşkuluyum. Bazen ilginç bulduğum fikirleri oluyor, ama ne zaman sinemadan örnekler verseler, çok etiketçi oluyorlar. Ne zaman sinemayı ve resimlerini analiz etseler, hep edebi bir açıdan bakıyorlar. Kötü filmlere çemkirip duruyorlar, ama iyi film nedir -bilmiyorlar. Ve iyi yazamıyorlar. İnsan Freud'u ve Bergson'u düşünüyor, sonra da böyle birine rastlıyor, Slo... Neydi adı? Sloterdiyk miydi neydi. Hem yazamıyor, hem de birbiri ardından kitaplar yayımlıyor.
(...)
#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}