5 Mayıs 2011 Perşembe

Ulus Baker – “Görsel Düşünme” semineri transkripsiyon


 pdf olarak ulaşmak için izleyin.
Birinci Bölüm

Görsel Düşünme, Visual Thinking diye bir ders organize etmiştik. Bu, kolektif olarak ortaya çıkmış
bir derstir. 95’ten beri yürütülen bir dersin devamı mahiyetinde olan bir dersti. Orada genel bir
düşünme çerçevesi oluştu. Bu derslerin birikimi çerçevesinde bugün tartışacağımız şeyin ya da
özetlemeye çalışacağımız şeyin bazı formülasyonlarının eşlik edeceğini düşünüyorum. Başlangıçta
bu ders ODTÜ GİSAM’da yapılıyordu, şimdi Bilgi Üniversitesi’nde veriyorum. Bir anlamda
doktora tezim de sosyal bilimlerin epistemolojisi, diğer taraftan da ağırlıkla belgeselciliğin etikası
çerçevesinde. Bunların ikisini birbirine devşirme ya da tokuşturma ya da birleştirme. Görsel
düşünme fikri üzerine birtakım teorik ve pratik çalışmalarımız oldu. Şu anda sadece Bilgi
Üniversitesi’nde devam ediyor bu ders. Tabii Bilgi biraz zor bir yer, görevliler açısından da zor,
İstanbul zor bir yer. Bu dersi önceleyen dersin yani masterı önceleyen dersin adı Modern Görsel
Sanatlar idi. Burada sanat üzerine biraz konuşacağız elbette. Modern dediğimizde ne anlıyoruz, onu
bir açmak istiyorum. Genelde William Flusser’in Fotoğrafın Felsefesine Doğru adlı kitabını
genelde, teorik olarak çok doğru bulmasam bile, kendime çok yakın bulmasam bile çıkış noktası
olarak hep alıyorduk. İmaj fikri, belki bilenleriniz vardır, Flusser temsili dediği imajlar ile teknik
dediği imajlar arasında bir ayrımla başlıyor çalışmasına. Yani bir tarafta temsili bir görsellik, plastik
sanatlardaki görsellik tipi; resim, heykel, grafik. Diğer tarafta da teknik dediği imajlar, elbette ki
fotoğraftan başlayarak günümüzdeki dijital imajlara varıncaya kadar iki yüz yıldır içindeyiz, diline
alışığız. Hatta Flusser, bu imajlar seyredilmez, okunur diyerek tezini ön plana çıkarıyordu. Teknik
görsel sanatlar ya da sanat olması gerekmez, televizyondan da bahsedebilirsiniz, dikkat ederseniz
önemli bir gelişimini elbette fotoğraftan sinemaya geçişten sonra sinemanın içinde kat ederek
oluşturuyor. Flusser meseleyi bir fenomenolojik çerçeveye oturtmaya çalışıyor. Bunun psikolojik
uzantıları da var, psikolojiye dair uzantıları da var. Fotoğraf ilk ortaya çıktığında, Nicéphore Niepce
tarafından, 1831’de icat edildiğinde, çok fazla uzatmak istemiyorum konuyu. Bir başka çerçevede
tekrar ele alacağız.

3 Mayıs 2011 Salı

Altyazı Dergisi - Béla Tarr Söyleşisi

Altyazı dergisinde (Mayıs 2011 - Sayı 106) yayınlanan Béla Tarr şöyleşisine pdf formatında ulaşmak için izleyin.
Söyleşiyi yapan: Saygun Gökarıksel, Enis Köstepen

1 Mayıs 2011 Pazar

Batı’da geçerli eleştirel ve siyasal söylem içerisinde ‘işçi’

Bugün kimse işçi sınıfından söz etmiyor. Batı’da geçerli eleştirel ve siyasal söylem içerisinde ‘işçi’ kavramı giderek söz dağarcığından siliniyor, yerini ‘göçmenler/göçmen işçiler’ (Almanya’da Türkler, Fransa’da Cezayirliler, ABD’de Meksikalılar) alıyor. Bu metaforik yer değiştirme sayesinde, işçi sınıfının sorunlarından göçmen işçilerin sorunları olarak söz ediyoruz. İşçilerin sömürülmesine ilişkin sınıf sorunsalı, çokkültürcülüğün ‘ötekine karşı hoşgörüsüzlük’ sorunsalına dönüştürülüyor. Sonuçta, ötekileri sömürdüğümüz için ırkçı sayılmıyoruz da, hoşgörüsüz olduğumuz, ötekiliklerinden korktuğumuz için onları sömürdüğümüzü düşünüyoruz. Sanki temel sorunumuz, Kristeva’nın şiirsel ifadesiyle ‘içimizdeki yabancılarla ve kendimize karşı yabancılığımızla’ yüzleşmemizmiş gibi. Buna şüpheyle yaklaşıyorum, zira sorunu depolitize ediyor. Sorun bir kültürel hoşgörü sorunu değil, iktidar, sömürü ve ekonomi sorunudur.

Çokkültürcü liberallerin göçmenlerin etnik haklarını koruma saplantısı, esas gücünü açıkça sınıf boyutundan bastırılmış olmasından almaktadır. Her ne kadar Francis Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezi hızla itibarını yitirmiş olsa da, hâlâ içten içe liberal-demokratik kapitalist düzenin en son ‘doğal’ sosyal rejim olduğunu varsayıyor, Üçüncü Dünya ülkelerindeki çatışmaları örtük biçimde, bir tür doğal felaket, güya doğal vahşi tutkuların patlaması, ya da etnik kökenlerle (buradaki ‘etnik’ sözcüğü doğadan başka neyi simgeliyor ki?) kurulan fanatik özdeşleşmeye dayalı çatışmalar olarak değerlendiriyoruz. Doğanın bir kez daha bu derece yoğun biçimde karşımıza çıkması, kuramcıların sosyal yaşamın dönüşlüleştirilmesi (reflexivization) olarak nitelendirdikleri şeyin paradoksal karşıtıdır.

İşçi sınıfının gözardı edilişi, ‘yaratıcı’ planlama ve programlamaya ilişkin sanal/simgesel alan ile bunun uygulanışı, hayata geçirilişi arasındaki ayrımın sonucudur. Sonuncusu, ağırlıklı olarak Endonezya’dan Çin’e Üçüncü Dünyadaki imalathanelerde gerçekleştiriliyor. Bir tarafta, araştırma ‘kampüslerinde’ ya da cam-duvarlı şirket binalarında yürütülen ‘pürüzsüz’ planlama, diğer tarafta ise, planlamacılar tarafından genellikle ‘çevresel maliyetler’ kisvesi altında gizlenen ‘görünmez’ kirli faaliyet yer alıyor. Bu ayrım, iki taraf coğrafi olarak dahi birbirlerinden binlerce kilometre uzakta oldukları için, bugün her zamankinden daha keskin. Bu nedenle de, günümüzde geçerli ideolojik algıya göre, kamunun gözönünden kaldırılması gereken başlıca müstehcen ahlaksızlık seks değil emektir (‘simgesel’ etkinlik değil kolgücüne dayalı emek). Kökleri Richard Wagner’in Rheingold’u ve Fritz Lang’ın Metropolis’ine dayanan bu gelenekte, çalışma süreci yeraltında, karanlık dehlizlerde gerçekleşir. Bu geleneğin şahikasını, günümüzde Çin gulaglarında Endonezya ve Brezilya’daki seri üretim hatlarına Üçüncü Dünya fabrikalarında ter döken milyonlarca isimsiz işçi oluşturuyor. Onların görünmediği bir dünyada, Batı rahatlıkla ‘işçi sınıfının yok oluşu’ konusunda gevezelik edebilir.

Sinemada emek

Bu gelenekte önemli olan nokta, emeğin aynı zamanda suçla özdeşleştirilmesi, ağır işçiliğin temelde kamunun gözü önünden kaldırılması gereken ahlaksız bir suç etkinliğine indirgenmesidir. Basit bir soruyla açıklayalım: Hollywood filmlerinde üretim sürecini bütün yoğunluğuyla ancak hangi noktada görebiliyoruz? Hatırladığım kadarıyla, yanlışsam düzeltin, tek bir yerde: James Bond ve benzeri aksiyon filmlerinde kahramanın kötü adamın gizli karargâhına girdiği anda. Burada genellikle uyuşturucu işlenmekte ve paketlenmekte ya da bir kitle imha silahı üretilmektedir. Bir Hollywood filminde yoğun emekle yüzyüze geldiğimiz yegane an bu sahnedir. Bu, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi biçimde gururla sunumuna en çok yaklaştığı an değil midir? Burada bir süreliğine olsa da yakayı ele veren Bond, en sonunda kötü adamın elinden kurtulur ve elbette film zaferle sonuçlanır: kahraman bu üretim alanınını havaya uçurur, yok eder. Bizler de bu sayede tüketim cennetinimize, ‘işçi sınıfının olmadığı’ dünyamıza geri döneriz.

Slavoj Zizek
#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}