2 Şubat 2011 Çarşamba

REHA ERDEM SİNEMASINA BİR BAKIŞ

Reha Erdem, Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde tarih okumaya başlamış, okuduğu bölümü bitirmeden sinema okumak üzere Fransa'ya gitmiş ve orada Paris VIII Üniversitesi'nde Sinema ve Plastik Sanatlar Bölümü'nü bitirerek sinema yaşamına başlamıştır.
Türk sinemasının son yıllardaki en yetkin yönetmenlerinden biri olagelen Erdem`in anlatı biçemindeki kendine özgülüğüyle elde ettiği başarı onu Türk sinemasında auteur sıfatına layık az sayıda yönetmeninden biri haline getirmiştir (1). Az fakat öz film çeken başarılı yönetmenin her filminin Türk sineması için farklı bir deneyim olduğunu söyleyebiliriz.
Uzun metraj olarak filmografisini “A ay” (1988), “Kaç Para Kaç” (1999), “Korkuyorum Anne” (2004), “Beş Vakit” (2006), “Hayat Var” (2008) ve “Kosmos” (2009) oluşturmaktadır. Filmlerinin nerdeyse tümü çeşitli festivallerde ödüllere boğulan yönetmenin sinematografisinin en önemli özelliği çok yetkin ama bir o kadar da değişken sinemasal anlayışlar içinde kotarılmış olmalarıdır.

Sinema Dili
Tsai Ming-Liang ve Gus Van Sant gibi farklı anlatı dili olan yönetmenlerden etkilendiğini söyleyen Erdem, Türk sinemasından ise Metin Erksan`ın anlatı biçemini beğendiğini belirtmektedir.
Reha Erdem`in her şeyden önce kendi sinema dili ve derdi olan bir yönetmen olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bütün filmleri farkedilebilen bir tema üzerine odaklanmasına karşın somutlaşmış herhangi bir soruna yönelmemekte, dolayısıyla da belirlenmiş çözümler önermemektedir. Yönetmenin daha çok temaya yönelik fikirler üretmeye çalıştığı söylenebilir. Bir başka deyişle onun filmleri cevaptan çok soru olarak kendini var etmeye çalışmaktadır, çünkü Erdem`e göre cevap vermek kötü bir şeydir, cevap son demektir; hâlbuki iyi bir soru arkasından başka sorular getirebilendir.
Pek çok filminin senaryosunu kendi yazan Erdem, hikâye sinemacılığına inanmamakta; hikâyenin sinemada ışık gibi, renk gibi, ses gibi sinematografik bir bir öğe olmaktan başka bir yüklem taşımadığını düşünmektedir. “Ben daha çok ‘anlam aramak/anlam yaratmak’ peşindeyim” der. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: “Sinemayı sırf öykü anlatmak için kullanmak, sinemayı çok küçümsemek gibi geliyor bana. Öykü anlatmak için çok güzel yazabilirsiniz ya da bir sürü yöntemi var. Sinemada öykü de olabilir ama sinemanın ana meselesi bir öykünün nasıl anlatılacağı; giriş, gelişme ve sonuç ya da başka türlü, o başka bir şey. Bu çok derin bir mesele aslında. Ve sinemanın büyük kısmı bunu yapıyor sinemacı adı altında, çünkü çok daha kolay bir şey o. Film deyince herkes birbirine filmi anlatayım derken filmin öyküsünü anlatıyor. Bence iyi bir film, anlatılamayan filmdir” (www.sinemadefeteri.com/2009/05/burada­_hayat var).
Bu saptamadan yola çıkılarak Erdem`in filmlerine baktığımızda somutlaşmış bir anlatıya (narration) dayalı olan yegane filminin ‘Kaç Para Kaç’ olduğunu söyleyebiliriz; diğer filmleri derece derece bundan uzaktır. Örneğin ilk filmi olan ‘A Ay’ metaforlarla örülü dünyasıyla tam anlamıyla şiirsel bir anlatı örneği gibidir. Korkuyorum Anne, Beş Vakit, Hayat Var ve Kosmos filmleri ise öykü anlatışının arka planda kaldığı, görselliğin ve montajın ön plana çıkmasının yeğlendiği filmlerdir (2).
Erdem bu durum için “Hepsi benim sevdiğim bir sinemanın, montaj sinemasının, ürünleridir. Kendi içinde ritmi arayan, hepsi belli bir yerden olmaya çalışan filmlerdir” demekte ve bunu da şu şekilde açımlamaktadır: “Hikaye anlatma sanatı değil bence sinema. Montajda şunun için, iki görüntü arka arkaya geldiğinde bir duygu veriyor. Üç görüntü başka bir şey, dört görüntü başka bir şey. Sonra bunların boyları, durumları böyle ritim olarak baktığınızda bu insanı bire bir etkilemese de buradan yürüdüğünde başka bir şeye sokuyor. Bu yapı zaten, bu bir ritim. Sizi kalp atışları gibi bir şeye sokuyor. Ayrıca görüntü için montaj, seslerin ritmi, detayı onun için çok zengin ama bütün hepsi bu ritimlendirmeyle yapılıyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla o bana heyecan veriyor” (www.sadibey.com/reha-erdem-ile-yapılan-gorusme.).
Filmlerinin biçemini montaj sineması kavramından yola çıkarak oluşturduğu için de her filmde hikâyeyi anlatış biçimi farklı olmakta dolayısıyla öykülemeyi farklı bir sinematografik dilbilgisi -yani montaj, kadraj, vs- içinde gerçekleştirmektedir.
Filmlerine sırasıyla bakalım: “A ay” anlatısını daha çok semboller ve metaforlar üzerinden götüren, şiirsel yapıyı anımsatan neredeyse deneysele yakın sinematografisiyle yürekli bir deneme olarak kabul edilebilir. “Korkuyorum Anne”, önceki filmlere göre izleyici tarafından daha kolay alımlanmıştır, çünkü hikaye zaman-çizgisel anlatım ve bölümlemeleriyle daha belirgindir. Film; görselliği, oyuncuları, sıradan yaşamları sıradışıymış gibi anlatmasıyla yine kendine özgülü somut biçimde yansıtmaktadır. Bir benzetme yapacak olursak bu filmi Emir Kusturica`nın gerçek üstü öğelerle beslediği olağanüstü keyifler sunan filmlerine benzetebiliriz. “Kaç Para Kaç” ise Erdem sinemasında öykü anlatımının en çok öne çıktığı eserdir ve bu anlamda onun montaj sinemasıyla uyuşmadığı tek filmidir diyebiliriz. Filmin -biraz zorlama da olsa- biraz mizah, biraz ironiyle harmanlanmış olmasıyla onu toplumsal gerçekçi akımın sınırları içinde görebilmemiz de mümkündür. “Beş Vakit” filmi ise Reha Erdem sinemasında değişimin ipuçlarını veren bir anlatış biçimine sahiptir. Üzerinde sözü edilmeye değenler ise son iki filmi olan “Hayat Var” ve “Kosmos” filmleridir.“Hayat Var”, anlatısındaki boşluklu yapısıyla montaj sineması kavramının daha usturuplu biçimde kotarılmış bir uygulamasıdır. Erdem`in diğer filmlerinde olduğu gibi bol bol simgelere ve metaforlara yaslanan ve yine diğer filmlerindeki eşsiz görselliği yakalayıp en üst noktaya çıkardığı bir sinematografiye sahiptir. Tarkovsky`nin sinemasına benzer bir görünüm sunmakta ama onun estetik düzeyine hiç ama hiç yaklaşamamaktadır. Filmde diyaloga fazla yer verilmemiş, söz-görüntü birlikteliğinde görüntüye öncelik verilerek anlatı biçimlendirilmeye çalışılmıştır ve doğaldır ki müzik tasarımı da bundan payını almıştır. Bu filmin en büyük handikapı herhangi bir işlev yüklenmeksizin yinelemelere (Hayat`ın hindiye tekme attığı birçok çekim gibi) çok fazla yer verilmesiyle anlatının sarkmasına yol açılmasıdır. Öyle ki iki saati aşan bu filmde işlev yüklemi olmayan bu yinelemeler çıkartıldığında, bir başka deyişle yarım saati kısaltıldığında anlatıda herhangi bir bozulum olmayacak gibidir.

46. Altın Portakal Film Festivalinde Erdem`e ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü getiren “Kosmos” filmine gelince; fantastik-dram olarak tanımlanacak bu filmde öykü, mucizeler yaratan bir hırsızın (Kosmos), zaman dışı, sınır bir şehre (Kars`a) her şeyden kaçarak gelip yerleşmesinden sonra başından geçenler anlatılmaktadır. Kosmos geldikten sonra bu şehirde aşk, mucize ve tuhaf soygunlar birbirini kovalamaya başlar. Hoş olmayan olayların daha fazla yaşanması herkesin giderek Kosmos’tan uzaklaşmasına neden olur. Erdem bu filminde görüntü ve sesin armonik yapılanmasını, özellikle de sesin niteliğine verdiği öncelemeyle daha bir üst düzeye çıkartmış gibidir. Eş deyişle filmin sinematografik başarısı ses, görüntü ve kurgunun olağanüstü bir ustalıkla harmanlanmasıdır. Burada sözü edilebilecek tek olgu müziklerin gereğinden de fazla oluşudur. Hemen ve özellikle belirtmek isterim ki, tıpkı “Hayat Var”da olduğu gibi bu filmde de zamansal sarkma anlatışı büyük ölçüde zedelemektedir.

Genel Değerlendirme ya da Son Birkaç Söz
Popüler/ticari sinema anlatılarından farklı anlatılar kurmanın peşinden giden, kendine özgülüğü olan ve bu anlamda yeni ve değişik bir yönetmen profili veren Reha Erdem, hem Galatasaray Lisesi`nin, hem de Fransa`da aldığı sanat eğitiminin getirdiği biçimlenişle -bana göre- filmlerinde Avrupa mantalitesinin izlerini gizil biçimde vermekte; anlatışlarında kendi kültürünün örgüleri yerine Avrupa sanat sinemasının duygusunu yansıtmaktadır. Kurgu tasarımı ve öykü anlatımındaki kendine özgülüğü, Erdem'in filmlerine bir Türk filminden çok Fransız veya İtalyan eseri havası vermesiyle örneklendirebilirim.
Tüm filmlerinde bir karakteristik yapıyı var etmeye çalışan bu yönetmenin Türk sineması için bir değer olduğu su götürmez bir gerçekliktir. Özellikle sinematografinin teknik boyutunda Türk sinemasının en iyilerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yönetmen, kamera arkası ekibinin çoğunu yabancı teknik elemanlardan seçmesiyle bunu çok bilinçli bir şekilde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Her planda aradığı şeyin kadraja, ışığa ya da dekora bir şeyler katarak çekimi sıradanlaştırmaktan kurtarması, kalıplaşmış benzer işlerden ayırt edilmesini sağlayarak her zaman farklı bir duygusal değerlendirme bulmaya çalışması onu bu anlamda farklı bir düzleme yükseltmektedir.
Sonuç olarak Erdem`in her filmi pek çok kez izlenip derin okumalar yapmamıza olanak veren anlatılardır ve bu da onun gelecek yıllarda Türk sinema tarihi içinde farklı, ayrı ve saygın bir yere sahip olmasını getirecektir.

Dipnotlar
(1) Filmlerinin senaryosunu kendisi yazması ve yapımlarını bağımsız olarak üretmesinden dolayı Reha Erdem sineması üzerine görüş bildiren birçok kişi onu auetur olarak nitelemektedirler. Aslı Daldal Radikal Gazetesinde yayımlanan ‘Reha ErdemSineması’ başlıklı yazısında bu nitelemeye karşı çıkmakta onun klasik anlamda bir auteur olmadığını savunmaktadır ki biz de aynı görüşü paylaşmaktayız.
(2) Hikaye sineması yapmadığını söyleyen Erdem sinemasına en yakın estetik yapılanmanın minimal sinema olduğunu söyleyebiliriz. Minimal sinemanın öykü anlatma ve görsel estetik üretimi perspektifinden Erdem sineması değerlendirilidğinde, ona bir çok şeyin uymadığı kolayca görülebilir. Kısaca Erdem sineması dilsel açıdan belirli bir bütünlükten yoksun bir görünüm sunmaktadır.

Mustafa Sözen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Words, words, words...

#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}