1 Şubat 2011 Salı

The Gold Rush (1925)



BİR RÜYA ELEŞTİRİSİ : ALTINA HÜCUM

Chaplin ya da herkesin bildiği adıyla ’Şarlo’, hep anılacak ve seyredilecek filmleriyle bir anlatı ustası olarak sinema tarihindeki eşşiz yerini hala korumaktadır. O, sinemanın en tanımış yüzüdür; kendi dönemindeki diğer sinema ustalarına göre filmlerinde olağanüstü denilebilecek mizansenlere, sahne tasarımlarına yer vermiş; filmsel anlatılarını sanatsal düzleme yükseltebilecek bütün unsurları da sonuna kadar kullanarak, estetik yönden olağanüstü yaratılar meydana getirmiştir.
Chaplin`in sinemasını belirleyen en temel olgu, yarattığı ‘küçük adam’ tipolojisinde dramatik ve trajik olanı son derece çocuksu saflık (naivete) bir yön içinde dile getirmesidir. Onun dehası komik ile trajiğin bu karışımında yansır ve bu deha, filmlerindeki komediyi eleştirel bir tarza büründürerek onu, sisteme tekmesini atan, toplumun çizmiş olduğu normlara karşı koyan bir ustaya dönüştürür.

Chaplin, hiç bir zaman gülünç olmaya yeltenmez, çünkü, gülünç olmak yapmacık biçim ile önemsiz içerik arasındaki uyumsuzluğun dışavurumuna dayanır. Oysa komik olmak farklı bir şey olmak, tuhaf olmak demektir. Bu tuhaflık, dış görünümün belirlediği bir biçim içinden geçerek olayın anlamını, iç dinamiklerini dile getirebildiğinde değer taşıyan bir komikliğe dönüşebilmektir. Chaplin`in filmlerinin çoğu önemli konulardan söz eder ve bunları olabildiğince acı komedi biçimde yorumlar. Şarlo`nun bu acı komedileri hiçbir zaman uyutma ve boyun eğme yönünde işlev yüklenmez, tam tersine tersine sürekli bir eleştiriye, bilince, bilinçlenmeye çağırır.
Chaplin filmlerinin estetik düzeyini belirleyen diğer bir olgu da, metafor, metonomi, simge gibi anlam yoğunlaştırıcı tasarımların oldukça yetkin biçimlerde kurulmasıdır. Bunlar yönetmenin yaratıcı olarak hayata yönelik algılama yeteneğinin dışavurumunun göstergeleri gibidir. Yönetmen, bu yoğunlaştırıcı unsurları yeteri kadar sağlam ve yetkin kuramadığında, ortaya çıkan yaratı dekoratif bir anlatı olmaktan öteye gidememektedir. Çünkü, sinema son tahlilde bir yaratım sanatıdır; yaratım ise hiç bir zaman görüntüleri ve sözleri ‘doğru’ olarak dizimlemek olmamıştır. Anlam yoğunlaştırıcılar aracılığıyla çok şey söylemek, onları estetik bir uyarıcı ve içine yerleştirerek dramatik çerçeve sayesinde de psikolojik bir uyarıcı ve/veya uyandırıcı olarak kullanmak sanattır, hem de büyük bir sanat. Öyleyse -uç bir niteleme olsa da- metafor, metonomi, simge vb. anlam yoğunlaştırıcı unsurların bulunmadığı sinemasal anlatıların ‘yoksun’ anlatılar olduğunu söyleyebiliriz.

Bir anlatı ustası olarak Chaplin`in filmlerinde, metafor, metonomi ve simge kullanımlarının oldukça yetkin biçimlerde tasarlandığı hemen görülebilir. Zaten kendisi de sinema dilini bu tasarımlar üzerine kurduğunu şu sözlerle dile getirmektedir: "Ayrılığı mı anlatmak istiyorsunuz ? Koca bir tren istasyonunu çekmeyi boş verin; iyi bir aktörün yüzüne düşen tren gölgesini çekin yeter. Bir volkanı mı anlatmak istiyorsunuz? Aktörün kaşığıyla fincanda çayı karıştırması yeter. Ben hep bunu yapmaya çalıştım.”
Bunun en iyi örneklerinden biri Chaplin bir konuşmasında “bu filmle hatırlanmak istiyorum” dediği ve bir dönemin umut arayışının adı olan ‘Altına Hücum / The Gold Rush (1925)’ adlı çalışmasıdır. Film ‘Amerikan rüyası’ diye adlandırılan kısa yoldan zengin olma hayalini müthiş bir ironiyle fakat bir o kadar da insancıl bakış açısıyla yansıtır. Öykü her zamanki gibi acı bir komedidir ve Chaplin`in ABD`deki işsiz ve hayal peşindeki insanlara karşı duygularını anlatır.

Amerikan Rüyası 19.yüzyıl sonlarında Avrupa’daki yoksul kesim arasında, çok öne çıkan ve yaşanılan birkaç örnekten üretilen ve mite dönüşen bir kavramdır. Bir yolunu bulup beş parasız Amerika’ya gitmek ve kısa sürede ve kolay yoldan çok zengin olma hayaline verilen addır.

Altına Hücum`u bu denli önemli kılan Amerikan Rüyası eleştirisini metaforik bir anlatım içinde vermesidir. Öykü, Şarlo`nun yalnız bir altın arayıcısı olarak Alaska'nın karlı dağlarına gelmesini ve burada yaşadıkları üzerine kurulmuştur. Şarlo, kar ve buzullarla kaplı dağlarda tek başına ilerlerken; soğuğun ve açlığın hüküm sürdüğü burada yolu başka altın arayıcılarıyla kesişir ve altın arayış yolculuğu tirajı komik pek çok gelişmeyle birlikte devam eder. Zorluğun olduğu kadar, hayallerin ve umutların da olduğu bu yerde, bir gün, bir dans salonunda karşılaştığı Georgia adındaki kıza aşık olur ve onun gönlünü kazanmak ister ama aradaki uçurumun da farkındadır; düşleriyle avunmaya çalışır.

Dramatik komedi adını verebileceğimiz bu filmde Chaplin`in tasarladığı iki sahne vardır ki bunlar sinema tarihinin belki de en iyi anlam yoğunlaştırıcı sahneleri olarak nitelendirilebilir. İlk sahne, bir kulübede diğer altın arayıcısı ile beraberken açlığın dayanılmaz olduğu anlardan birinde, Şarlo’nun postalını tıpkı bir piliç pişirir gibi tencerede pişirmesi, daha sonra da bunu servis etmesidir. Şarlo postalın tabanını kendine alıp, üst tarafını kulübedeki arkadaşının tabağına koyar ve tıpkı bir biftek yer gibi yemeye başlar, postalın iplerini de spagettiymiş gibi çatalına dolayıp yer. Bunu da çok özel bir şey yiyen insanın davranışıyla, yemeğinden büyük keyif aldığını belli eder biçimde yapar.

Diğer sahne ise dans salonunda tanışıp, aşık olduğu Georgia adlı kız ve onun arkadaşlarının bir yılbaşı akşamında kendisine geleceklerini düşünerek hazırladığı yeni yıl masasıdır. Şarlo sevinç ve heyecanla bir masa hazırlar, Georgia ve arkadaşları için hazırladığı kutlama armağanlarını masadaki tabaklara özenle yerleştirir ve beklemeye başlar; gelen yoktur, ama o bekleyiş sırasında Georgia`yı düşünerek hayale dalar. Hayalinde Georgia ve arkadaşları gelmiş, masada hep beraber oturulmaktadır. Şarlo, iki ekmek parçacığına iki çatalı saplar ve bu çatallara müthiş bir dans gösterisi yaptırır. Çatallara yaptırılan bu gösteri, hem daha önce Georgia ile yaptığı dansın traji-komikliğinin farkındalığına bir gönderme ve bu anlamda kendini bir alaya alma (auto-humour) hem de ona olan aşk ilanın bir ifadesidir. Her iki sahne de sinema tarihindeki seçkin yerlerini hala korumaktadır.

Chaplin, güçlü bir arka plana sahip düşünce sistematiğiyle sinema dilinin imkanlarını da zorlayarak düşünsel/eleştirel göndermeler yapan bu filminde, Amerikan Rüyası’nın arka yüzünü, o rüyadaki sınırsız umut ve umutsuzluğun birbirine sarmalanışını, acı komedi içinde bize yorumlamıştır. Filmi bu bağlamda, bugün hala göz kamaştırıcı başarıların, ünün, şöhretin ve paranın anlatıldığı Hollywood`un ürettiği efsanelere karşı yöneltilmiş, eleştirel niteliği ile ‘efsane karşıtı film’ olarak selamlayabiliriz.

MUSTAFA SÖZEN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Words, words, words...

#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}