31 Ocak 2011 Pazartesi

Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring (2003)




Mevsimlerin İnsanlara Yaptığı Fenalıklar*

İnsan hangi mevsimde İnsan olur? Doğuşuyla/baharıyla İnsan mıdır zaten, sonradan mı İnsan olur? Bir sinema yazısına başlamak için fazla felsefi sorular gibi görünseler de, Kim Ki Duk’un kayığının raksına kapılıp yol alabilmek için soruları su damlaları misali kabımızda toplayıp kayığın dışına boşaltmayı becermek gerek. Bu oyunda unutmamamız gereken tek şey var: Bazı sorular denizi bile boğar!

Sorular yağmur (dış) ya da gözyaşı (iç) olup kabımıza düşerken, düşünelim: ‘Göz’ ile ‘evren’ tanıştıklarında, evrenin gözden kaçıramayacağı ne olabilir? Kısacık bir gözlem bile evrenin saf bir hareket olduğunu haykırır değil midir? Hareket, değişim, dönüşüm, bozulum, nihayet ölüm… Şimdi hayal edelim: Bir gölün ortasında hareketsizliği elde etmiş, sükûna kavuşmuş görünen bir mâbed… Oysa mâbed yüzüyor! Ölümden kurtulmuş gibi kıpırtısız dursa da yüzüyor. Bir sabah kalktığınızda sağınız doğu, solunuz batı; ertesi sabah tersi belki… Mâbedin ortasında bir bilge adam, öyle yaşar yaşamaz… Yaşamaz dediysem, muhalefet olmadığından; mâbedin, gölün, gölün büyük kapıyla ayrılan dışının, dışı da kapsayan büyük in ritmine eş bir yaşarlık soluduğu. Bilge adamın gözünün önünde bir nüve bilge… Dünyanın hayhuyundan, hayatın dağdağasından uzak İnsan ve Tanrısı baş başa adeta…
Dört mevsimin başrolü paylaştığı İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış…Yine İlkbahar, Kim-Ki Duk’un 2003 yılı Güney Kore-Almanya ortak yapımı filmi. Filmi altyazısız izlemek durumunda kalırsanız da üzülmeyin, çünkü sade ihtişamı içindeki az sayıda diyalogunda insanın dili kullanılmış en çok.
Film büyük kapının açılmasıyla başlar. Bahara açılan kapının ardında küçük talebe, zalim ama masum gülücükler atar. Küçük bir balığa, küçük bir kurbağaya, küçük bir yılana ip dolayarak ucuna taş bağlamakla meşguldür. Zevk çığlıkları kaçıverirken hançeresinden onların hareketlerindeki zorlanmayı izler, izledikçe zevklenir. Ama onu da bir izleyen vardır. Tanrı göz takiptedir, müdahale etmeden, uzaktan izler. Küçüğün ilk hayat dersi sabah kalktığında sırtına bağlanmış taş ile düştüğü yolda pişmanlığın hıçkırıkları arasında belirir. Başına gelen, kötülüğünün tadına kendi dilinin bakmasıdır yalnızca. Yalnızca debelenen kurbağayı kurtarabilir, balık ve yılan çoktan ölmüştür. Onları öldüren taşları, hayatı boyunca kalbinde taşıyacağını öğrenmesi gecikmeyecektir.
Yazın kapısı şehvete açılır. ‘Delikanlı’ olan talebenin iki yılanı sarmaş dolaş görmesi doğasının kendisini duyuracağının habercisi olur. Hasta bir kız çıkagelir annesiyle. Kızı elinden tutup sandala bindirirken olan olur. İlk dokunuşla gelen ürpermeyi elin ayağın dolanması, kabına sığamama takip eder. Bilge adam anneye “Bence ruhu azapta! Ruhunda sükûnu bulduğunda bedeni de sağlığına kavuşacak” der kızı teslim alırken. Delikanlı için ‘bîkarar’ günler başlar. Suçluluk duyguları eşliğinde ışığını bulmuş pervane gibi dönenir durur kızın etrafında. Ölçü, denge, sükûnet kalmaz. İçindeki ateş kızı kadını yaptıktan sonra ona sorar: “İyileştin mi tamamıyla?”. Bir baş onayının ardından “Peki ben niye kötüyüm?” dökülür dudaklarına.
Kayığın su almasıyla kendilerine gelen gençlerden delikanlı aşığı aklından edecek darbe pusuda bekler. Delikanlı, duvarlardan geçip kapıyı kullanmayarak aydınlanma yoluna giden kuralları çiğnemiştir, ‘hadd’i aşmıştır. Karşılarında dikilen bilge adam ilk kez kararlıdır: Kız iyileştiğine göre mâbedden ayrılmalıdır. Bilge adam delikanlının isyanı üzerine filmin belki de en can alıcı repliğini serdeder: “Şehvet mülkiyet arzusu uyandırır, o da cinayete kastı…”
Hiçbir yere sığamayan delikanlıya mâbed nasıl dar gelmez? Çantasına kutsalını koyduğu gibi yola düşer. Tüm öğrendikleri, yükselttiği tüm duvarsız kapılar yerle yeksan olmuştur. Mevsim gitmek mevsimidir. Çünkü “İnsan olmaktan kalan elemin zamkı gibi belli belirsiz / Depreşen o ilk yeminden başka yazın her şey alelâdedir.”*
Sonbaharın kapısı sırtında çantası, uzamış saçlarıyla mâbede dönen gencin yüzüne açılır. Genç tam da bilge adamın ekmeğini sardığı gazetede gözüne ilişen haber üzerine çıkagelir: Karısını Öldüren Adam. Öfkeden gözü dönmüş gence kucak açar bilge adam. Dinlemek ve dindirmek ister onu. Gencin tek günahı sevmek olmuştur, ondan başkasını istememek olmuştur, o ise yalnızca onu sevdiğini söylediği halde başkasına gitmiştir… Bilge adam yine az konuşur, konuşarak azalır: “Bazen sevdiğimiz şeylerin gitmesine izin vermek zorunda kalırız, çünkü senin sevdiğini başkaları da sevecektir!”
Genç adam içinde başlayan infilakı durduramaz; hınç, öfke ve nefret doludur. Kanlı bıçağını tahtaya batırıp batırıp çıkarır. Yeniden yeniden öldürür karısını. Kendiyle kavga eder, acıdan inler ve çaresiz canına kıymaya davranır. Bu delirmiş genci bilge adam gözünü kırpmadan sopalar, ucunu bir muma bağladığı iple tavana asar. Gencin aşırılığını aşırılıkla dengeler. Kendini kolay öldüremeyecektir! Bilge adam gence, kedisinin kuyruğunu siyah boyaya banıp tahta zemine yazdığı yazıları kanlı bıçağıyla kazıması emrini verir. Kalbinden öfkeyi sürmesi için şarttır bu! Filmin en etkileyici sahnelerindendir. O kazırken ‘kara’larını geçmişinin, biz kendi geçmişimizin karasına bıçak bileriz.
Bilge adam genci almaya gelen polislerden gence işini bitirmesine yetecek süreyi vermelerini ister. Genç kazımayı, vicdanın sönmek bilmeyen mum ışığında sabaha karşı bitirir. Bitmiştir, kenarda kıvrılır kalır. Bilge adam sabah kıymıkları temizler ve polislerle birlikte kazınan yerlerin üzerinden eflatun, sarı ve turuncu boyalar ile geçer. Genç mahkûmiyete giderken, Bilge kişi de bu dünyadaki görevini ifa etmiştir. Ölümlü yanlarını yaktığı ateşle ölümsüzlüğe gönderir. (İnancına göre nasılsa üst bir bilgelik olarak yenilenecektir.)
Kış kapısı, donan gölün üzerinde yürüyerek boş mâbede dönen ‘yetişkin’in yüzüne açılır. Kış, insan aczinin doğa karşısında kaskatı kesilmesiyle insanın içine dönebilmesinin mevsimi değil midir? Bachelard’a göre bedenlerimiz ait oldukları ilk evi unutmazlar. Yetişkin evindedir! Buzları kırar, su çıkarır, sarkıtlardan kutsalını yontar, kitabını bulur, terbiyeye başlar; bilge adamın yerini almıştır. Çok geçmez, yüzü eflatun bir şalla kapalı bir kadın kucağında bir bebekle gelir. Kadının yüzünü Koreli yönetmen ne bize, ne yetişkine gösterir. Kadın gece yarısı bebeği bırakıp mâbedden telaşlı adımlarla uzaklaşırken bir su çatlağında yiter. Yetişkin, kadını çekip çıkarır, yüzü örten eflatun şalı çözerken nefesler tutulur! Hiçbir şey göründüğü gibi değildir
Yetişkin, belinde taşı, elinde kutsalı düşe kalka, kaya yuvarlana dağına vurur. Hem kutsalını hem derdini sahiplenir. Yine bir balık bir taşa bağlanmıştır. Müzik derinimizde yükselir. Yine bir kurbağa taşını çekmektedir. Müzik feryadımız oluverir. Yine bir yılan taşını sürükler. Yetişkin en tepeden mabedine bakar. Kutsalını zirveye yerleştirir. Aşkı yükünden çok çekmiştir.
Film son olarak bizi tekrar baharla diriltir. Ölen kadının getirdiği çocuk bilge kişinin talebesi olarak karşımıza çıkar. Film, küçüğün yeni bilge adamın çocukluk günahını tekrarlamasıyla son bulur.
Duvarları olmayan kapılar, her mevsim için başrol seçilmiş hayvanlar (bahar için sadık köpek yavrusu, yaz için şehvetli horoz, sonbahar için nankör kedi, kış için bilge yılan), iç ve dış dünya arasında gidip gelen üzeri sembollerle işli bir kayık, Budist öğretiye ait sembollerle bezeli bir mâbed (avluda bulunan su kaplumbağası heykeli, balık şekilli rüzgar çanı, Buda heykelleri, mâbedin kapısındaki ejderha kabartmaları, avluda uzanan iki taş fener, ağaçtan oyma gong, duvarlarında yer alan resimler) filmin atmosferini resmediyor. Polisler hariç kimsenin adı yok. Duk filmini kültürüyle, insan tasavvuruyla karmış ve spritüel drama denilebilecek türde suskun ama iddialı bir film ortaya koymuş.
Gelelim sorulara. Hangi mevsimdir insanın insanlaştığı demiştik. İnsan ne baharda, ne yazda, ne sonbaharda, ne kışta; insan, ancak ‘kendi’sini tanımasını sağlayan Aşka bulandığında insanlaşır. Şairin “farkederiz üstümüzde bir çentik hangi mevsimden acaba”* diye sorduğu mevsim aşk mevsimidir. Filmin ‘yaz’ında geçen de değildir bu! Duk’un kahramanı/insanı şehvetinin elinden tutarak sahibi olduğunu düşündüğü kadına kıymış, kahrını çekmiş, arınmış ve bilgeleşmişti. Oysa aşk sahip olmaktan çok ait olmak değil midir? Yönetmen filmin devrini tamamlarken kahramana ait olduğu aşka tutunma şansı vermeyi çok görmemiş. Çünkü bu saklı mevsim insanın erisinde tohum olarak taşıdığı ne varsa dışa çiçeklendiğinde gelir. Çünkü bu mevsim patlamanın mevsimidir. Tohum dört mevsim aşka müştaktır, özlenmek için de, çatlamak için de, solmak için de, kurumak için de… Çünkü hepsi yeniden özlenmek içindir. Devir tamamlanır.
Kemâlin alâmeti, sözün noktada kaybolması imiş. Şiirin son dizesiyle ‘nokta’layalım: “Ömrüm fenâlıklara kayıp ağulanmazsa ben ne yaparım”.*
Esra Kartal

* Başlık İsmet Özel’in aynı adlı şiirinden alınmıştır. Yazı içindeki bu şiire ait dizeler * işaretiyle gösterilecektir.

Kaynak: Hayalperdesi.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Words, words, words...

#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}