31 Ocak 2011 Pazartesi

The 400 Blows (1959)


Özgürlük Yolunda 400 Darbe

Truffaut ve Fransız Yeni Dalga Akımı
Film eleştirisi ekolünden gelen Truffaut, Andre Bazin etkisi ile ortaya çıkan Fransız Yeni Dalga Akımı’nın öncü yönetmenlerindendir.Truffaut, ilk filmi 400 Darbe’de mevcut düzene bir türlü uyum sağlayamayan bir çocuk üzerinden toplumsal eleştiriyi merkeze yerleştirir. Bir çocuğun hayatında sürekli kısıtlamalara yol açan aile, okul, ıslahevi gibi kurumlar üzerinden toplumsal yapıyı tartışmaya açar. Çocuk yeteneklidir, ama özgürlüğü bir türlü yakalayamaz. Kendi varlık alanını oluşturabilmek, toplum içinde bir şekilde ayakta kalabilmek için hırsızlık yapmaya ve yalan söylemeye meyleder. Bu noktada yönetmenin “iyi insan, kötü toplum” tavrı ortaya çıkar. Toplumun kuralları ve baskıları yüzünden bir çocuğun nasıl suç işlemeye başladığını anlatır Truffaut. Yeni Dalga’daki hayata tutunma ve varoluşsal sorulara odaklanma gibi unsurlar, Truffaut’da kendini seküler bir zeminde sosyal meselelere dönük olarak gösterir. Varoluşçu sorular filmde dünyaya atılmış -bir nevi istenmeden bırakılmış- ama özgürlüğü yakalama arzusuna da sahip bir çocuğun üzerinden tartışılır. Zaten Truffaut’nun çocuk dünyasına yönelik ilgisi, kökleri derinlerde olan bu varoluşsal sorumluluk duygusuna ve hayatta tesadüflere yer bulunmadığı inancına dayanır. Nihayetinde Truffaut, bu filmde çocuk karakter üzerinden uygarlığın ve sosyalleşmenin gerekliliğini savunurken, “gizli bir doğal varoluş arzusu”nu gerçekleştirme imkânını da gözler önüne serer.[1]
Yeni Dalga filmlerinde belli bir son yoktur. Akım, klâsik Amerikan sinemasındaki gibi karakterin değişimini ve belli bir olay örgüsünü içeren dram anlatımından farklı bir yapıya sahiptir. Bu yapıda, karakterin değişimi yerine mevcut durum ve bu duruma bağlı olarak yaşananlar resmedilir. 400 Darbe’de de bu yapı vardır; bir çocuğun klâsik anlamda bir değişim yaşamaksızın topluma ve onun uyguladığı baskılara karşı verdiği mücadeleyi görürüz. Filmin başından sonuna kadar karakter tutarlıdır; özgür olmak tek arzusudur ve bu arzu film boyunca herhangi bir değişime uğramaz. Dolayısıyla film bize tam bir öykü anlatmak yerine karakterin yaşadığı süreci ön plâna çıkaran mozaik bir çerçeve sunar.
Yönetmen, karakterini anlatırken klâsik kurgu tekniklerine ve görsel biçimlere de yer vermez. Kimi zaman kamerayı alışılmadık bir yere koyar ve merak edileni seyirciden gizler. Kimi zaman da filmin akışı içinde beklenmedik sahneler, belgesel çekimi veya âni duraklatmalar ile seyircide yabancılaştırma etkisi uyandırıp ona izlediğinin bir film olduğunu hatırlatır. Bu tarz anlatı, yönetmenin sinemaya bakışıyla örtüşür. Zira Truffaut’ya göre sinema dolaylı bir sanattır, ortaya koyduğu kadar aynı zamanda saklar da. Bu anlamda 400 Darbe’yi bilhassa sinematografik sahada anaakım sinemadan farklı kılan birçok sahneden bahsedilebilir. Bunlardan en ilginci başkahraman Antoine’ın arkadaşı Rene ile Kırmızı Başlıklı Kız’ın kukla gösterisine gittikleri sahnedir. Bu sahne, aslında filmin akışından kopuk gibi dursa da enteresan bir şekilde filme sahicilik katar. Seyirci, beklentisinin aksine kukla gösterisi yerine onu izleyen çocukların yüzlerini izler. Bu çekim tercihi, çocukların ne hissettiklerini anlama bakımından seyirciye ilginç bir deneyim yaşatır. Bir diğer örnek de Antoine’ın sorguya çekildiği ve adeta kamera ile konuştuğu sahnedir.Yönetmenin bu sahneyi filmde çok uygun bir yere oturtması, sahnenin dışarıdan bir müdahale ile değil de filmin olağan akışı içinden neşet etmesi, seyirci üzerinde yabancılaştırma etkisi uyandırsa bile onu rahatsız etmez; aksine çocuğun hayatına başka bir ifadeyle filmin ritmine girmek için farklı bir yol açar.
Truffaut’nun filmlerinde en çok yapmak istediği şey, sinemada gündelik yaşamın dilini, ritmini yakalamaktır. 400 Darbe’de bunu yaparken kendisine geniş bir özgürlük alanı oluşturur. Örneğin bir sahnede beden eğitimi öğretmeni öğrencilerini Paris sokaklarında yürüyüşe çıkarır. Öğretmenin ritmik şekilde ıslık çaldığı bu yürüyüşte çocuklar, ıslığın ritmi ile paralel bir bir kaçar. Öğretmenin peşi sıra dizilmiş çocukların hızla azalışı, seyirciye yukarıdan gösterilir. Burada Truffaut, çocukların kaçması için bir neden oluşturur. Başka bir sahnede evden kaçan Antoine’ın aç olduğu için bir şişe süt çalıp yakalanmaktan korka korka sütünü hızla içmesini ve ardından boşalmış şişeyi kanalizasyona atarken -biraz önce duyduğu korkuyu unutmuşçasına- şişenin kırılma ânında çıkardığı sesi keyifle dinlemesini izleriz. Burada da çalma eylemi için bir özgürlük alanı sağlayan yönetmen, yakalanma korkusuna rağmen nihayetinde karakterine çalmaktan keyif almanın yolunu da açmış olur.
Sinemayı hayatın merkezine koyan Truffaut’da gerçekçilik fazlasıyla öne çıkar. Dönemin Fransasında çocuklara yapılan muameleyi gösteren, küçük ama etkili bir politik duruş sergileyen 400 Darbe filmi, gerçekçi bir zeminde ilerler. Filmin oldukça dürüst ve açık olması yönetmen ile seyirci arasındaki mesafeyi azaltmaya yöneliktir. Öyle ki otobiyografik unsurlar taşıyan filmde Antoine ile Truffaut’nun çocukluğu arasında paralellikler bulunabilir.
Hayatın Çekirdeği: Aile
400 Darbe, aile yapısına ve eğitim sistemine karşı ciddi bir eleştiri taşır. Antoine, kendisine şefkat göstermeyen bir anne ve ilgisiz bir üvey baba arasında kalmış bir çocuktur. Bu sebeple Antoine’nın, annesi dâhil neredeyse hiçbir “yetişkin” ile anlamlı bir ilişki kurduğu söylenemez. Hatta Antoine, kendisine beklediği gibi davranmayan annesini sevmiyormuş gibi davranır. Bu yüzden katı ve kuralcı öğretmenine okula gelmeme mazereti olarak annesinin öldüğünü söyler. Tutuklandıktan sonra karakolda sorguya çekildiğinde ise annesini neden sevmediği ortaya çıkar. Antoine’ın duyduğuna göre kendisi doğduğunda annesi bekârmış, hamileyken onu aldırmak istemiş; sekiz yaşına kadar anneannesinin yanında kaldıktan sonra annesiyle yaşamaya başlamış. Kendisini toplumun dışında hissetmesine sebep olan unsur, işte tam da eksikliğini fazlasıyla hissettiği anne sevgisidir.
Filmde aile ilişkilerindeki vahametin gösterilmesi sadece Antoine örneği ile sınırlı kalmaz. Arkadaşı Rene’nin anne ve babasıyla ilişkisi de Antoine’dan çok farklı değildir. At yarışı düşkünü bir baba ve alkolik bir anneye sahip olan Rene de kendi varlık alanını ailesini dışarıda bırakmak zorunda kalarak oluşturmaya çalışır. Eğitim sistemine yönelik eleştiri ise katı, kuralcı, agresif bir öğretmen temsiliyle kendini ortaya koyar. Böylesi bir öğretmen portresi ile çocukların üzerindeki baskı betimlenirken bundan kurtulmak için kuralları çiğnemek veya kaçmaktan başka seçenekleri olmadığı da vurgulanır. Böylece çocukların iyi kötü tüm davranışları meşru bir zemine çekilir.
Film, topluma yönelik eleştirileri kadar çocuk ruhunu iyi işliyor olması hasebiyle de takdire şayandır. Çünkü birçok olayı Antoine’nın gözünden izleyen seyirci, ister istemez onun dünyasına giriverir. Bu açıdan film, aslında çoğu seyirciye tanıdık gelir. Seyirci, kendini rahatlıkla Antoine yerine koyabilir. Antoine’dan, belli kurallara ve kurumlara bağlı kalarak yeri geldiğinde bir yetişkin yeri geldiğinde ise bir çocuk gibi davranması beklenir; çocuk ona dayatılan hayat içinde sıkışıp kalır. Böylesi bir ikilem içinde Antoine, arkadaşı Rene’nin de kendisine eşlik etmesiyle adeta yetişkin gibi davranmaya başlar. Arkadaşıyla sigara ve şarap içip tavla oynar. Antoine kafasına koyduğu “büyük adam olma” hedefiyle bu bastırılmışlıktan kaçmak ister. Hiç görmediği ve oraya gidebilirse kimsenin kendisine karışmayacağına inandığı denize ulaşmayı hayal eder. Ne de olsa artık “kendi hayatı”nı yaşayacaktır. Arkadaşı Rene ile okulu ilk kez kırdığı gün tadına vardığı özgürlüğün kapıları artık ardına kadar açıktır.
Her ne kadar bir kural ya da otoritenin baskısı altında kalmayı özgürlüğü adına reddetse ve yetişkin bir ruha sahipmiş gibi gözükse de Antoine nihayetinde bir çocuktur. Bu, bize en güzel şekilde karakoldan polis arabasıyla cezaevine götürüldüğü sahnede hissettirilir. Polis arabasının parmaklıklarından etrafı izlerken sanki dışarıya aitmiş gibi gözükür Antoine. Hâlbuki yakın çekim ile yüzünü gördüğümüz zaman kendisinin ağlamakta olduğunu fark ederiz. O aslında yalnızdır, hiçbir yere ait değildir. Truffaut’un “İnsan başka insanlar olmadan hiçbir şeydir.” sözünü bu sahnede Antoine’nın yalnızlığı ile hissederiz. Antoine’nın iç dünyasına girdiğimizde ona karşı hem sempati duyar (durumu için kaygılanırız) hem de çocukluğun o belirsizlik hâlini bir kez daha deneyimleriz.
Bize film izlediğimizi hatırlatan son sahnedeki dondurulmuş kare, sinema tarihindeki en iyi sonlardan biridir. Kahramanımız Antoine en sonunda o çok görmek istediği denize ulaşır. Denize doğru yürüdükten sonra durur, aniden arkasında onu takip eden kameraya döner ve tam bu anda görüntü donar. Film, böylesi kabına sığmayan bir çocuğun deniz ile özdeşleşerek özgürlüğüne ulaşması ve bunu bizzat bize, seyirciye göstermesi ile son bulur.
Çocuklarla ilgili filmlerde çoğunlukla sadece yetişkinler önemsenirken, 400 Darbe bunun tam aksi bir yerde durur ve merkezine bir erkek çocuğunu koyar. Öyle ki filmde bu çocuğun doğrusu, filmin kendi doğrusu hâline gelir. Bu doğru, bir edilgenlik-saldırganlık karşıtlığı ile çocuk-yetişkin zıtlığı şeklinde ifade edilir. Truffaut’nun film yaparken gerçek amacı, yaşamın tarihsel ayrıntılarını sunmak değil, onun niteliğini ve duygusal eğitimin önemini yakalamaktır. Filmde, bir çocuğun hayatı yalnızca tarihsel açıdan değil, on üç yaşında olmanın zorluklarını içeren duygusal bir anlatı şeklinde de sunulur. Sonuçta kesinlikle bir adaletsizliğin var olduğunu fark eden bu çocuğun yapabileceği tek şey, “dört yüz darbeyle ortalığı birbirine katmak”tır. Filmin başından sonuna anlatılan da bu deneyimden başka bir şey değildir.

Şehitnur Zülfikar


[1]James Monaco, Yeni Dalga, çev. Ertan Yılmaz(İstanbul: Artıbir Yayınları, 2006), s. 77.
Kaynak: Hayalperdesi.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Words, words, words...

#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}