2 Mart 2013 Cumartesi

14 Şubat 2013 Perşembe

…Bir anlamda, bu yersiz tiyatroda oynanan oyun her zaman aynıdır: Tahakküm uygulayanların ve tahakküm altındakilerin sonsuzca tekrarladıkları oyun. İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar; sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar; insanlar yaşamak için gerek duydukları şeyi ele geçirdiklerinde, bu şeylere ait olmayan bir süreyi onlara dayattıklarında mantık doğar. Tahakkümün işlediği yer ne kadar yerse, tahakküm ilişkisi de o kadar “ilişki”dir. Ve tam bu nedenledir ki, tarihin her anında bir ritüele saplanır kalır; yükümlülükler ve haklar dayatır; titiz prosedürler oluşturur. İşaretler yerleştirir, şeylerin içine anılar kaydeder, bedenlere kadar kaydeder; kendini borçlardan sorumlu kılar. Asla şiddeti yumuşatmaya değil; tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni. Kendi çelişkileri içinde tükenen genel savaşın, sonunda şiddeti yadsımaya vardığı ve iç barış yasalarına uygun olarak kendi kendini ortadan kaldırmayı kabul ettiği geleneksel şemaya inanmak yanılgı olur. Kural, gözü dönmüşlüğün hesaplı zevkidir, vaat edilmiş kandır. Tahakküm oyunu durmaksızın yeniden başlatmayı sağlar; ustalık tekrarlanan bir şiddeti sahneye koyar. Barış arzusu, uzlaşmadaki yumuşaklık, yasanın zımnen kabulü, bunlar, kuralın doğumuna yol açan büyük ahlâki inanç değişimi veya faydacı hesap değil, sadece kuralın sonucu, daha doğrusu, sapmasından ibarettir; “Suç, vicdan, ödevin; zuhur ettiği odak hukuki yükümlülük alanıdır; ve başlangıç, yeryüzündeki her büyük şey gibi, kanla sulanmıştır.” İnsanlık, savaşlardan geçerek, kuralların ebediyen savaşın yerini alacağı evrensel bir mütekabiliyete doğru ağır ağır ilerliyor değildir; insanlık, bu şiddetlerin her birini bir kurallar sistemine dahil ederek tahakkümden tahakküme gider.

Michel Foucault

2 Şubat 2013 Cumartesi

1. Geleneksel sanatların hiçbirinde gerçekler ve olasılıklar arasında sinemada olduğu kadar büyük bir uçurum olan başka bir sanat daha yoktur. Sinema filmleri, seyirciyi doğrudan etkisi altına alır; onlara somut nesne ve kişilikler sunar, onları, sessizlik ve karanlıkla, sıradan bir psikolojik atmosferden soyutlar. Bu nedenle, sinema hiçbir sanatın yapamayacağı kadar izleyiciyi heyecanlandırabilir. Ama aynı zamanda izleyiciyi bu kadar aptallaştırabilen başka bir sanat türü de yoktur. Maalesef, günümüzde çekilen filmlerin çoğunluğunda amaç tam olarak budur; entelektüel ve etik bir boşlukta parlarlar. Bu boşlukta, filmler iyiye gidiyormuş gibi görünür.

 2. Gizem bütün sanat yapıtlarının temel öğesidir. Genellikle sinema bu öğeden yoksundur. Yazarlar, yönetmenler ve yapımcılar bizi üzebilecek herhangi birşeyden kaçınmak konusunda oldukça titiz davranırlar. Şiirin özgürleştirici dünyasına açılan o mükemmel pencereyi bu şekilde kapalı tutarlar. Sıradan hayatlarımıza devam ettiren, aynı dramı bininci kez tekrar eden, günlük işlerimizin zor saatlerini unutabilmemize yardımcı olan hikayeleri tercih ederler. Ve tabiki bunların hepsi bir ahlak çerçevesinde, devlet ve uluslararası sansür kurulu, din, beğeni, zararsız mizah ve gerçekliğin diğer düz nükteleri tarafından dikkatle izlenir.

 3. Bağımsız, özgür ruhlu biri tarafından kullanıldığında, sinema tehlikeli ve mükemmel bir araçtır. İçgüdünün, duyguların ve hayallerin dünyasını ifade etmek için en kaliteli yoldur. Sinema bilinçaltının dışavurulması için icat edilmiş gibidir, köklerini şiirin en derinlerine kadar salmıştır. Bunlara rağmen, sinema neredeyse hiçbir zaman bu amaçların izinde gitmez.

4. Seyircinin ve eleştirmenlerin övgüsünü alan işlerde ya da büyük yapımlarda kaliteli bir filme nadiren rastlıyoruz. Bana kalırsa, birinin kişisel dramı günümüzde hiç kimseyi alakadar etmez. Eğer adamın biri sahnede bir karakterin neşe ve kederlerini seyirciyle paylaşacaksa, bütün toplumun neşe ve kederlerini ve seyirci arasındaki o adamın da hislerini yansıtacağı için paylaşmalıdır. İşsizlik, emniyetsizlik, savaş korkusu, adaletsizlik günümüzde herkesi etkiliyor. Ve dolayısıyla izleyicilerin her biri etkileniyor. Ama sahnede, evde mutlu olamayan ve heyecanı, ergeç eski karısıyla tekrar birleşmek için terkedeceği bir kız arkadaşta bulan bir bay X görürsem, bunu çok etik ve eğitici bulurum tabii ki ama neticede bu benim hiç umurumda olmaz.


“Eğer zincirlenmiş bir adam gözlerini kaparsa, dünya patlar.” demiş Octavio Paz. Ben de diyebilirim ki: Sinemanın beyaz gözkapağı uygun ışığı yansıtırsa, evren alev alır. Ama şimdilik hepimiz huzur içinde uyuyabiliriz: Sinemanın ışığı uygun bir şekilde uyutulmuş ve zincirlenmiş durumda.

 Luis Buñuel

Film Culture dergisi 21. sayıdan (1960) Çeviri: Burce Yazaroğlu

28 Ocak 2013 Pazartesi

25 Ocak 2013 Cuma

Her izlek her biri farklı yönleri aydınlatan çeşitli açı­lardan ele alınabilir.

Senaryonun kaleme alınması sırasında geçen o uzun aylar, çeşitli kişilerin yardımıyla perdeye aktarmak istediğimiz çatışmanın asıl hatlarını silikleştirir. İnsan ezbere bildiği bir öykünün canlılığını nasıl koruyabilir? Bunun bir tek yo­lu vardır: Öyküyü unutmak.

Hamlet'i sahneye koyduğumda esas güçlüğün, Hamlet’in annesi ve kralla ilk karşılaşmasından oyunun sonun­da Fortinbras’ın zafer kazanmış bir halde sahnede boy göstermesine kadar, tüm olayları, sırasıyla anlatmaktan kaynaklandığını fark ettim. Olaylar başka bir sıra da izleyebi­lirdi, eğer:

1. Hamlet amcasını, kralı kabul etmiş olsaydı;

2. Hamlet babasının hayaletine inanmasaydı;

3. Hamlet, Ophelia’nın çekiciliğine kapılmasaydı;

4. Hamlet, kralı dua ederken öldürseydi;

5. Hamlet, kralın yerine yanlışlıkla Polonius’u öldürmeseydi.

Bu "eğer''leri sürdürmek mümkün; ama iradenin bu keyfiyetine karşın (ya da belki de bu yüzden) oyun, Dani­markalı prensin ölümüyle noktalanacak şaşmaz bir mantı­ğa sahip.

Son sözü bilseydik hayatımızın ne değeri olabilirdi? At­tığımız her adımı, söylediğimiz her sözü kendi sonumuza uydurmaya çalışmak zorunda kalırdık. Dayanılmaz bir şey olurdu bu. Hamlet’in de durumu bu. Her izleyicinin Hamlet’in kaderini yakından bilmesinin ne önemi var? Gene de oyun süresince onu ilgilendiren tek şey, "zavallı çocu­ğun" hayatını kurtarmak, zafer kazanmak için neler yapa­cağıdır.

Benim için en iyi yöntem, sahneye koyduğum olayı sık sık özetlemek, kendi kendime tekrar tekrar anlatmaktır. Özetlerken, ister istemez ayrıntıları bir kenara bırakırım. Bana önemli geleni vurgularım. İzleyiciyi uyanık tutmak için efektleri çoğaltır, sık sık kaydırmalara ve şaşırtmaca­lara başvurur, her sahnede ana izlekle anlamını hatırlatı­rım. Bu tür bir özet ilk elde hatırlananlara dayanmalı. Akılda kalmayanlar, tali noktalardır. Senaryodan çıkartılabilirler. Senarist izleği birkaç cümleyle özetleyebilmeli. Aristoteles’in Poetika’da Homeros’un Odysseia’sını, on dört şarkıdan meydana gelmiş bu destanı nasıl özetlediği­ne kulak verin: "Adamın biri yıllarca yaban ellerde gezer, Poseidon’un esiri olur, yapayalnızdır, oysa aynı sıralarda karısının peşine düşen yeni koca adayları malını mülkünü yemekte, oğlunu tehdit etmektedir; sonunda kendisi de bir kazazede olarak ülkesine döner, bazılarına kim olduğunu açıklar, bir saldırı düzenler, kurtulur ve düşmanlarının sonunu hazırlar."

Bu "versiyon", ana hatları belirtmemiş mi?

Her izlek her biri farklı yönleri aydınlatan çeşitli açı­lardan ele alınabilir.

Biz gene Hamlet'e geri dönelim. Bu öykünün olay örgüsü ve kişileri Shakespeare’den önce de biliniyordu. De­mek ki Hamlet’in yeniliği devralınan olay çerçevesinden kaynaklanmıyor. "Ben öldüreceğim" demek kolaydır. Zor olan, o noktaya gelmektir. Bir eylemin kaçınılmazlığına kendini ikna etmesi için insanın ne çok çabalaması gerekir! İlk Hamlet’te bu tür bir çabaya rastlanmaz, dahası öyküde böyle bir çabaya ihtiyaç da yoktur.

Andrzej Wajda
(Un cinéma nommé désir, Sinema ve Ben, Afa Yayınları, 1993, çev. Füsun Ant)
#search {height:30px;padding:0;background:#fff url(http://1.bp.blogspot.com/_ActSVcJ9YK...background.gif) top left no-repeat;text-align:left;margin-top:9px;overflow:hidden;} #search input {border:0;background:none;color:#666666;} #s {width:140px;padding:4px;margin:3px 0 0 3px;background:none}